Çorum HAFİF KAR YAĞIŞLI -2°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Memur Çocuğu


Memur Çocuğu
Röportaj: Ayhan Aykanat

KİMDİR
İstanbul ve Strasbourg Üniversitelerinde başladığı Arkeoloji ve Sanat Tarihi eğitimini bitirmedi. Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde tamamlayıp, yüksek lisans derecesini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden aldı. Bu okullarda okumasa da olurdu. Merak ve heyecanını anne babasından aldı, İzmir Saint Joseph Lisesi’nde pekiştirdi. Asıl iki okulu onlardır.
2002 yılında Birleşmiş Milletler’de başladığı sivil toplum hayatına, on yıl boyunca Ulusal Demokratik Enstitü’de devam etti. Şimdi özgür ve serbest. Kendi bloğunda, Kesin Karar Gazetesinde ve Gazete Duvar’da haftalık yazıları yayımlanıyor.

Onu ilk gördüğümde büyük bir sivil toplum projesinde görev yapıyordu. Uzun kıvırcık saçları hafif uzamış sakalı yuvarlak çerçeveli gözlüğüyle göze çarpan fiziksel özelliklerinin yanında çalıştığı alanda konuya hakim, sorunlara pratik çözüm geliştiren, kimi bilen insanlar gibi ben bilirim havasında olmayan, oldukça naif ve nazik bir insanla tanışmıştım. O’nun bir profesyonel olarak, benim gönüllü olarak içinde bulunduğumuz çalışma ortamından günün birinde ayrılma kararı verdiğinde güzel bir adamla çalışamayacak olmanın hüznünü yaşadım. Ancak iletişimimizin devam etmesinde karşılıklı emeğimizin olması fiziksel uzaklık bile olsa bizi başka bir mecrada buluşturdu.
Sait Fehmi Ağduk ilk önce kişisel bloğunda yazmaya başladığı her biri farklı lezzetlerdeki yaşam öyküleriyle hayatımıza dokundu. O öykülerin köşe yazısı olarak yayınlanması gerektiğini düşündüğümde Türkiye’nin büyük haber yorum sitelerinden birisinde yazmaya başlamıştı bile. Gazetemizde “Memur Çocuğu” isimli köşe başlığıyla ilk önce Ağduk ailesinin Çanakkale’nin bir köyünde aldıkları harap bir evden yeni bir dünya kurma hayallerine ortak olduk. Sadece yazmıyor, yazdıklarını da fotoğraflıyor.
Sevgili eşi Ebru ile birlikte başladıkları büyük şehirden kaçış ve kendi hayallerinin peşinden gidenlerin yolculuğunda üç günlük dünyada asıl olanın insanın kendisini mutlu etmesinin ve huzuru bulmanın önemini öğrendik. Alışıldık konforu bırakıp hayallerinin peşinde koşanların mutluluğu tüm konforların üstündeydi. Bir adamın zeki ve donanımlı bir kadınla ve üstelik iki çocukla çıktıkları yolculuk hepimizi için çok öğretici olmaya devam ediyor.
Dünya koronalı günlerin korkusu ile izole bir hayat sürerken işte böylesi bir hayat deneyimini sizlerle paylaşmak için hayatımın ilk uzaktan röportajını okurla paylaşmak istedim. Belki de bu günlerde daha çok düşüneceğimiz zaman varken, Ağduk ailesinin takip ettiği yol hepimiz için başka kapıları aralayabilir.
Koronalı günlerde sokağa çıkma yasaklarının da uygulandığı Ankara’da Fehmi Ağduk evde hayatın ve aslında her şeyin kendi bağlamında anlam kazandığını şöyle ifade ediyor:

“Zor. Ev, artık sadece ev değil. Ev, iş ve okul tek bir mekâna sığmaya çabalıyor. Eskiden “Ahhh bu evin ışığı ne güzel, işten zaman kalsa da gündüz evde vakit geçirebilsem.” derdim. Şimdi evin ışığını her saatte farklı farklı yaşıyoruz, ama… Demek ki her şey bağlamında anlam kazanıyormuş.

Uzaktan eğitim diyorlar yalan. “Evde eğitim” kavramını duymuştum da üzerine hiç düşünmemiştim; ta ki yıllar önce Çanakkale’nin bir köyüne yerleşmiş bir aile ile tanışıncaya dek. Onlar anlattıkça göz bebeklerim büyümüş, bir yandan saygı duymuş diğer yandan da ürkmüştüm. Evde bir üniversite bir de ilkokul öğrencisi var. Büyük kendisini kurtarıyor, ancak ufaklıkla ciddi zaman geçirmek gerekiyor. Ders çalıştırmak ayrı, birebir eğitim vermek ayrı. Kısacası korktuğum başıma geldi evde eğitim yapan o kişi ben oldum. Diğer yandan müthiş bir deneyim. Kavgaları saymazsak aile içi ilişkiler ciddi güçleniyor bu dönemde. 18 yaşındaki oğlum sanırım ergenlikten çıkıyor. Eski tatlı oğlum geri mi geliyor ne.”

Uzunca bir süre önce Çanakkale’nin bir köyünde kendi dünyanızı oluşturmak için yapmak istediğiniz evin hikayesini anlattığınız yazılarla okurlar sizinle tanıştı. Sonunda bir ev buldunuz ve hikâye orda kaldı, neler oldu?

“Bir ev bulduk, dışarıdan kaya gibi görünse de ortaya çıktı ki tam bir harabe. Yıkıp kendi taşlarıyla yeni baştan yapmak durumunda kaldık. Kabasını bitirdik. Çatısını kapattık. Para bitti. Terasın izolasyonu, kapı pencereler, ıslak zeminler, mutfak ve banyo da bitti mi, ne âlâ. Sonraki en önemli kısım bahçe ve tabii ki bloğuma da adını veren: Hayat. Sokaktan avluya girişte etrafı açık, tepesi kapalı alana deniyor Hayat, hayatın büyük bölümünün geçtiği mekan.
Başından beri hemen taşınma düşüncemiz yoktu bu eve, sonuçta ilkokula giden bir ufaklık var. Dedim ya, evde eğitim de çoook uzak bir düşünceydi. Hayat ne acayip, biz köye gidemedik, evde eğitim geldi bizim şehirdeki evimizin tam ortasına yerleşti.
Hem ana hem baba tarafı Makedonya göçmeni olan babam; köyünü, evini, toprağını terk etmek zorunda kalma hikayeleriyle büyümüş. Biz bu hikayelerle büyümedik, ancak nasıl olduysa, zorunlu göç bir şekilde içimize işlemiş. www.hayatevi.org bu yersizlik ve yurtsuzluk hissinden hayat buldu. Hikâye içimde devam ediyor, yakında dışarı da taşacak.”

Evin alınmasıyla birlikte belki de yarım kalan hikâye gezi yazılarıyla devam etti. İçinizde ukde kalan bir dünya mı gezi yazılarında ortaya konuyor?

“Yolculuk evde başlar, hayatın tamamına yayılır! Ev ve yol benim için paranın iki yüzü gibi. Ayrı yönlere bakan göbekten bağlı kardeşler. Dışarıdan bakınca evin hikayesi yavaşladı, handiyse durdu; oysa içimde tam gaz devam ediyor. Hayat Evi, sıvanmamış duvarları, yeşermemiş bahçesiyle, dünyanın en güzel taş evi. Orada bir köy var uzakta ve o köy gerçekten de bizim köyümüz. Ukde, düğüm-yumru demek. Evet içimde bir ukde. Bir gün bitecek.
Böyle bir baba koltuğu hayal ediyorum, şöminenin yanında. Bir süre hiç kimse oturmayacak. Çünkü şu an bitmemiş olan o ev, hayalimde çoktan bitti ve babam o koltukta oturuyor, bana gülümsüyor, müthiş huzurlu. O koltuk onun.”

Gezi yazılarınızda çoğu zaman tarihin derinliklerine alıp götürdüğünüz okurla geçmişinizde olan insanların dünü ve bugününü de paylaşıyorsunuz, içinizi acıtan yaşanmışlıkların arasında en çok kimi özlüyorsunuz, neden?

“On üç yaşındaydım. Annem, babam, ablam ben Karşıyaka’dan yola çıktık. Çanakkale’yi ilk defa o zaman gördüm. İpsala sınır kapısından Kavala, Selanik, Atina, Patras. Oradan ver elini İtalya. Feribotla geçtik. Bari’den başladık, tüm İtalya’yı güneyinden kuzeyine geçtik karavan çadırla. Yugoslavya denilen ülkeyi tüm Adriyatik boyunca boğum boğum aştık. Bu bir aylık gezide gözümün önünden gitmeyen birçok anı kaldı, ancak bir tanesi var ki.
Pompei, hava bunaltıcı sıcak, annemle ablam daha fazla yürüyemeyeceklerini söylediler. O zaman ergenliğe yeni giriyorum sanırım, babamı da pek sevmiyorum, gıcık ediyor beni. Vezüv Yanardağı’nın lavlarının altında yüz yıllar geçirmiş bir şehrin sokaklarında iki başımıza yürüdük, yürüdük, yürüdük. Konuşarak paylaşacak çok bir şeyimiz yoktu. Birbirimizden çok farklı olduğumuzu sanıyordum o zamanlar. Şimdi bazıları buna nostalji diyor ve burun kıvırıyor. Hayır efendim o zamana ilişkin her şey harika falan değildi, hayatın bir sürü zorlukları vardı. Geçmişi yüceltmiyorum; ancak geçmişin kendine has anlarını da kimselere yedirmem.
En çok babamı özlüyorum, anneannemi de. Sonra Burhan Amcam; olmayan dedelerimin yerini tuttu. Üçü de nevi şahsına münhasır kişilerdi.”

Candan teyzenin hikayesini okurken sanki o sokakları ve Darülacezenin girişini film şeridi gibi gözlerimizin önüne getirdiniz. Yazarken olayları ve mekanları tekrar mı yaşıyorsunuz, neler hissediyorsunuz?

“Yazarken ne kadar mutlu oluyorum anlatamam. Geçmiş, şimdi ve gelecek bir oluyor, zamanın ötesinde askıda duruyorum adeta. Evet, tekrar yaşıyorum olmuş bitmiş olanları. Mekanlar teker teker gözümde, burnumda, kulağımda canlanıyor. Bazen dilim devreye giriyor, yemek yediğim mekanlar söz konusu olduğunda özellikle. Tüm bunlar bana yaşam gücü veriyor; gündelik hayatın hunharlıkları ile mücadelede ihtiyaç duyduğum saf enerji.
“Limbo’da kalmak” diye bir laf var, sözlükte arasan bulamazsın, İtalyancadan araklanıp İngilizceleştirilmiş bir söz; iki arada bir derede kalmak gibi bir şey, ancak daha mistik, içi dolu bir boşluk. Budizm’de de Ku denilen bir kavram var, içinde sonsuz potansiyeli barındıran boşluk diye tanımlıyorlar. Alzheimer ile cebelleşen Candan Teyzem ve bugüne dek yazamadığım ve yazmak istediğim her şey orada kendine yer bulabiliyor. Yeni doğanlar oradan gelip, tüm ölenler oraya gidiyor.”

Yazılarınızda kendisi ile konuşan bir adam var gibi, kendi anılarını kendinize hatırlatıyor gibisiniz, okurlar nasıl anlar gibi bir kaygı taşıyor musunuz?

“Ne kadar anlamlı sorular soruyorsunuz. Sorularınızı ne kadar güzel ifade ediyorsunuz. Teşekkür ederim. Kesinlikle kendimle konuşmuyorum, seninle konuşuyorum. Bu sen “Game of Thrones” dizisindeki bin yüzlü suratsız insan gibi, durmaksızın suratı değişmekle birlikte tek bir kişi. Bir gün Candan Teyzem ile birlikte Alsancak-Karşıyaka dolmuşundayız, yeni izlediğim bir filmi anlatıyorum. Tüm dolmuş susmuş dinliyor. O dolmuş yolculuğu asla bitmedi, dolmuşa ha bire yeni insanlar eklendi. Dolmuş otobüs, otobüs uçak, uçak devasa bir gemi oldu. Her bir yolcuma tek tek anlatmaya devam ediyorum, hâlâ…
Okurlar nasıl anlar gibi bir kaygı taşımıyorum ama, anlatmak istediğimi düzgün ifade edebildim mi diye soruyorum kendi kendime. Eskiden olsa tıkanır kalırdım. İçimdeki mükemmeliyetçilik canavarı yıllarca yedi bitirdi beni. Böyle insanların arasında çırılçıplak kaldığın kabuslar olur ya… Yaşadıklarım beni bambaşka bir noktaya taşıdı. Kısacası, yazmak okurun karşısında çıplak kalmak demek, eleştiriye açık olmak demek. Eleştirilmek de benim için hoş bir durum değildi, daha doğrusu beğenilmemek. Aaaa bir baktım ki yazdıklarım bana çok iyi hissettiriyor. “E yaz o zaman, sevenler okur.” dedim. Çünkü yazarken BİRİSİ ya da birileri GİBİ olmak zorunda olmamak özgürlüğün ta kendisi.”

Yazdıklarınız sürekli geziyormuşsunuz izlenimi veriyor, bu kadar çok gezmeye nasıl vakit ayırıyorsunuz?

“Benim çocukluğumda daha çok Avrupalılar gezebilirdi dünyayı. Bizim ülkemize de gelirlerdi, biz de ağzımızın suyu akarak bakardık onlara, “Bunların hepsi Mark, Sterlin kazanıyor! Onlar gezmeyecek de biz mi gezeceğiz!” derdik. Son yıllarda bizim ülkemizde de birçok gezgin ortaya çıktı. Bu beni çok mutlu ediyor. Benim durumum sosyal medya sayesinde görünürlükleri artan bu genç gezginlerden biraz farklı. Hayatı keşfetmek ya da yenilenmek için dünya turu yapmama ya da olmayan Ferrari’mi satmama gerek kalmadı. Yıllardır yavaş yavaş gezdiğim yerleri, sindire sindire yazıyorum. Birçok şeyi dün gibi hatırlıyorum ya da hatırladıklarım yazacaklarımdan çok daha fazla. İş gezilerimin başına, sonuna muhakkak bir iki gün eklemeye çalışıyorum.”

Genel olarak yazılarınızın içinde mutlaka ailenizden birileri var. Hep birlikte mi geziyorsunuz? Aile gezileri mi daha öğretici oluyor?

“Kitapları çok seviyorum, ansiklopedilerle büyüdük biz, belgesellerle. Tüm bunların ötesine geçmeye ise bayılıyorum. Örneğin çocukluğumda ansiklopedide gördüğüm bir barajı yerinde gidip çocuklarıma gösterebilince dünyalar benim oluyor. Umut büyüdü ilgi alanları değişti, küçük oğlum Çınar’ın evrene karşı merakı, evren kadar sonsuz. Onunlar her yere gidilir, her yol yürünür. Altı yaşında günler boyunca Paris’i baştan sona, hem de sırtında mini sırt çantasıyla gezdi gık demedi. Gördüğü her şey onu büyülüyor. Çok şanslıyım. Dedim ya yanımda ailem olmasa da asla yalnız gezmiyorum, sen varsın yanımda hep, öyle değil mi?”

Gezerken yazmak için mi kendiniz için mi geziyorsunuz?

“Gezmek için geziyorum, beni mutlu ettiği için. Eskiden gezdiğim her yeri eşe dosta sözlü anlatırdım, bu mutluluğumu ikiye katlardı; şimdi yazıya döküyorum, tek fark bu.”

Yazılarınızı fotoğraflarla destekliyorsunuz, günün birinde bu fotoğraflar bir sergiye konu olur mu, öyle bir serginin adı ne olurdu?

“Ağzınızdan bal damlıyor bugün. Sergim de olsun isterim, kitaplarım da. İsimleri ve yazı başlıklarını çok ciddiye alıyorum. Zamanı gelince adların kendiliklerinden geleceğine inanıyorum.”

Genellikle yazarların sanatçıların karşılaştıkları sorulardan birisi de aynı yoldan yürüyenlere neler önerirsiniz oluyor, bu sorunun yerine şunu sormak isterim. Gezileriniz aynı zamanda yaşanmışlıklarınız oluyor, yaşanmışlıklarınız size neler öğütlüyor?

“Erteleme, harekete geç ve devam et. Kervan yolda düzülür.”
Köşe yazılarında aslında yaşam öykülerini okurken bambaşka dünyalara da bizi götüren Fehmi Ağduk’un kişisel olarak tanımadığımız ama yazılarından tanıyıp sevdiğimiz, aslında bizim de teyzemiz haline gelen Candan teyzeye ziyaretin yer aldığı “Karşı Yakanın Karşı Yakası Urla” başlıklı yazıyı bir kere daha okumakta fayda var. Bu röportajın yayımlanmasından bir gün önce Candan teyzenin korona virüsü kaptığı haberini aldığımda hissettiğim tarifsiz üzüntü, Fehmi Ağduk’un okuru nasıl bir dünyada dolaştırıp o dünyanın içine nasıl kattığının en önemli kanıtıdır. Darüşşafaka’nın Urla Rezistansından güzel haberler almak dileğiyle…

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

Valilik Neden Açıklamıyor?

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Don`t copy text!