Çorum KAPALI -3°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Televizyon Dizilerinde Yaşamak

Televizyon Dizilerinde Yaşamak
Son zamanlarda ne zaman televizyonu açsam karşıma bir yerli dizi çıkıyor. Sefirin Kızı, Çukurova, Hercai, Kimse Bilmez, Ferhat ile Şirin, Sen Anlat Karadeniz v.s. gibi daha birçok dizi televizyon kanallarında oynuyor. Her kanalın haftanın farklı günlerinde yayınlanan birkaç dizisi var. Kanal sayısının çokluğu göz önüne alırsanız bu dizilerin sayısının da o oranda arttığı aşikârdır. Hatta bu dizilerden “İstanbullu Gelin” gibi tutan bazı diziler yayın hakkını almış farklı kanallarda tekrar yayınlanıyor. Ülkemiz genelinde büyük bir çoğunluk tarafından izlenen bir veya birkaç sevdiği televizyon dizisi bulunmaktadır. Bu dizilerde dikkatimi çeken ortak unsurlardan birisi bol trajedi ve gözyaşının olması… Bu dizideki karakterler ne kadar zengin olursa olsunlar, hep mutsuzlar ve başkalarının mutsuzluğundan beslenen kötü insanların çevrelediği durumlardan kaynaklanan trajedi dolu, ağlak yaşamları var. İnsan onları seyrederken, kendi yaşamına şükür edesi geliyor. Allah’tan sonunda iyilik kötülüğe hep galip geliyor da bir nebze olsun içimiz ferahlıyor. Güzel yurdumun insanı bu dizileri seyredip, seyredip ağlamayı çok seviyor.
Diğer yandan bu diziler insanlar arasında gündelik yaşamın içinde sohbet konusu oluşturuyor. İnsan bazen de seyirci olduğunu unutup, o filmi içselleştirebiliyor. Dizideki aktör ya da aktrisleri kendimizle mukayese edip, yaşamımız içindeki olaylar ya da çevremizdeki insanlara benzetip, yeni senaryolar bile üretebiliyoruz. Ya da yakın akrabalarımız gibi onlar üzerine sohbet etmeye bayılıyoruz. Bir dizi ne kadar çok kişi tarafından izleniyor ise reytingleri patlıyor. Buna paralel olarak da reklam pastası diliminde pay oranı büyüyor. Yani daha çok reklam alıyor. Bu da biz seyirciler açısından bir dezavantaj teşkil ediyor. Her 15-20 dakikada on dakika süren reklam ve ara tanıtımları izlemek zorunda bırakılıyoruz. Tabi ki biz büyükler için bu ara ya da mola anlamına geliyor, çayı dolduruyoruz, bulaşıkları kaldırıyoruz, çamaşırları makinaya atıyoruz ya da lavaboya gidiyoruz. On dakika boyunca temcit pilavı gibi tekrarlayan aynı reklamları seyredeceğimizi sanıyorlarsa bu reklam piyasası çok yanılıyor. Ancak başta ve sonda yer alan reklamları, arada dizi başladı mı diye göz atmalar sırasında birkaç reklama da denk gelmiyor değiliz.
Son zamanlarda yayımlanan dizilerde dikkatimi çeken bir diğer belirgin özellik ise yöresellik unsurunun yoğun olarak işlenmesidir. Her dizide bir veya birkaç karakter yöresellik yönü ile ön plana çıkıyor. Kıyafetler, takılar son moda ve makyajlar ful olmasına rağmen buna tam zıt olarak zarafetten uzak yöresellik içeren şiveli konuşmalar ile bu roller diğerleri arasından sivrilerek dikkati çekiyor. Kentsellik görsel yönüyle, yöresellik ise konuşma ve özsel değerler ile birleştiriliyor. Aslında teknolojinin yaşamımıza yoğun bir şekilde girmesiyle Türkiye kent ve köy yaşamının birleşmesi günümüzde bu şekilde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Burada sadece durumu tespit etmek amacıyla dizilerden yaşamımıza giren ya da içinde bulunduğumuzun durumun yaşama yansıması şeklinde konuyu ana hatlarıyla özetlemek istedim. Bu diziler ortaya çıkmadan önce toplumsal, kültürel, psikolojik, felsefik v.s birçok yönünün araştırılması sonrası senaryolaşma süreci başlıyor. Bu diziler aslında bizlere yaşamımızın ve toplumsal olarak ilerlediğimiz yönü gösteriyor. Bu durumu lehimize çevirecek projeler üretmezsek bu diziler hayatımızın kendisi ve roller ise bizlerin olacaktır. Arka plandaki var olan olası olanla kurgulanıyor ve hologramı, duyularımızın onu absorbe etmesi için sergileniyor. Maalesef üzücü bir gerçek olarak beynimiz yalanı ve gerçek ayırt etmeden kendi senaryolarını üretmek için bunları kayıt ediyor. Aslında zaman değil, insanlar ve toplumlar değişiyor ve biz bunu zamanın değişmesi şeklinde algılıyoruz. Basit bir eğlence, zaman geçirme, oyalanma aracı olan televizyon ise bizlerin farkında olmadan subliminal mesajlar ile bilinçaltına düşünce tohumları ekiyor. Tohumlar olgunlaştığında ise değişim başlıyor. Oyunun tek bir kuralı var; Kendini teslim etmek!.. Diğer bir deyişle beynini teslim etmek. Batıda insanlar bunu çoktan fark ettiler, artık televizyon seyretmiyorlar. Acaba bizim insanlarımız bunu ne zaman keşfedecekler? Daha az televizyon seyredip, daha çok okuma yaptığınız güzel bir hafta geçirmenizi dileğiyle…

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

Sözün Hangi Mevsimde Söylendiği Sözün Kendisinden Daha Önemlidir!

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Don`t copy text!