Sorun Dijital Dünya mı? Onu Kullanma Biçimimiz mi?
Hayatın her alanında bizi içine çeken dipsiz bir kuyu gibi gördüğümüz dijital hayat, insanoğlunun yeni çöp poşeti hâline geldi. Yorgunluk varsa ekranlardan, kopukluk varsa sosyal medyadan, tükenmişlik varsa teknolojiden biliyoruz.
Oysa asıl soru şu olmalı: Dijital dünya bize ne yaptı değil, biz onu nasıl ve ne amaçla kullanıyoruz?
Kıymetli bir yönetici dostumla konuşurken bunu çok net gördüm. “En son ne zaman gerçekten işten çıktığını hissettin?” diye sorduğumda durdu, düşündü ve “Hatırlamıyorum,” dedi. Bilgisayarını kapattığını ama işin zihninde kapanmadığını anlattı. Devamında, akşam yemeğinde bile telefonunun masada durduğunu; ekrana düşebilecek acil bir e-posta ihtimali ya da geç kalınmış bir e-postanın yaratacağı sorunun zihnini meşgul ettiğini söyledi. Sürekli yetişilmesi gereken bir tempo ve azalmayan bir yoğunluk olduğunu ekledi. “Teknoloji kolaylaştırıyor mu, yoksa yoruyor mu, bilemiyorum,” dedi.
Dijital araçlar başlı başına ne iyi ne de kötüdür. Onlar yalnızca birer büyüteçtir. Doğru kullanıldığında zamanı, bilgiyi ve imkânları çoğaltır; yanlış kullanıldığında ise dağınıklığı, baskıyı ve tükenmişliği artırır. Yani mesele “kullanmak mı, kullanmamak mı” değil; nasıl ve ne kadar kullandığımızdır.
İş hayatında yaşanan pek çok sorunun kaynağı teknolojinin kendisi değil, sınırların olmamasıdır. Mesai kavramının silinmesi, her an ulaşılabilir olma beklentisi, her bildirimin acil kabul edilmesi… Bunlar dijital dünyanın zorunluluğu değil, bizim yanlış kabullerimizdir. Bize zaman kazandırması ve hayatı kolaylaştırması gereken dijital yaşam, üretken zamanlarımızı ulaşılabilirlik baskısıyla adeta alt etti.
Çünkü teknoloji hız verdi, biz freni tamamen bıraktık.
Asıl zarar da tam burada başlıyor. Dijital araçlar işi kolaylaştırmak için varken, biz onları işin ve hayatımızın merkezine yerleştirerek verimliliğin artacağını düşündük. Sonuçta verimli değil, sürekli meşgul; üretken değil, zihinsel olarak dağınık hâle geldik. Bu durum, kopyala-yapıştırla birbirine benzeyen işler, insanlar, projeler, kelimeler ve hatta yüzlerle dolu bir dijital çöp poşeti taşıyan; az verimli ama çok yoğun bir nesil ortaya çıkardı.
Oysa doğru kullanım, her an çevrim içi olmak değil; gerektiğinde çevrim dışı kalabilmeyi de bilmektir. Ancak hız çağında bu tutum, “geride kalmak”, “yetersiz” ya da “donanımsız” olmak olarak etiketlendi.
Sadece olumsuzlukları sıralamak yeterli değil; onları nasıl yöneteceğimizi de konuşmak gerekir. Örneğin:
• Her bildirime anında cevap vermemek saygısızlık değil, bir odaklanma biçimidir.
• Toplantı sayısını azaltmak verimsizlik değil, derinlik kazandırır.
• Dijital molalar tembellik değil, zihinsel bakım yöntemidir.
Bunlar teorik öneriler değil; uygulanmadığında bedeli tükenmişlikle ödenen pratik gerçeklerdir.
Dijital hız çağında insan kalmak, teknolojiyi hayatın dışına itmek değil; aksine onu doğru yere ve doğru oranda koyabilmektir. Kaliteli yaşam, daha az uygulama kullanmakla değil; hangi uygulamanın hangi konuda gerçekten fayda sağladığını bilmekle mümkün olacaktır.
Artık şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Bu araç bana mı hizmet ediyor, yoksa ben ona mı?”