Sadece Sen
Bir zamanlar, köyün birinde içindeki sıkıntı, bunalımı hiç geçmeyen bir kadın yaşıyordu.
Karanlığı artık onu öylesine boğuyor, bunaltıyordu ki, bir sabah dağın yamacında yaşayan köyün bilgesinin yanına gitti. Kadın sordu;
“İçimi nasıl aydınlatabilirim?"
Bilge bahçeye çıktı. Topraktan küçük bir taş aldı. -Elimdeki şu taşa bak, dedi.
-Şu an bu taşa bakmak seni sıkıyor mu? Bu taşın sana bir zararı var mı?
Kadın taşa baktı.
-Hayır.
-Canını acıtıyor mu?
-Hayır.
Bilge bu sefer taşı kadının avucuna koydu.
Şimdi bu taşı sımsıkı tutmanı istiyorum, dedi.
Kadın taşı avucunda sımsıkı tuttu. Bir süre beklediler.
Bilge kadının gözlerinin içine bakarak.
Biraz daha bekle, dedi.
Kadın avucunda taşı hiç gevşetmeden tutmaya devam etti. Bilge taşı biraz daha sık dedi.
Kadın avucundaki taşı daha da sıktı. Avucu gerildi. Parmaklarına kan akışı yavaşladı ve elleri uyuşmaya başladı.
Canım acıyor artık, dedi kadın.
Bilge sordu;
-Taş mı acıtıyor? Taş aynı taştı. Küçük sessiz, hareketsiz. Benim avucumdaki haliyle aynı.
Kadın cevapladı;
-Hayır, taş değil ben acıtıyorum.
Bilge başını salladı.
-Taşın sana hiçbir zararı yoktu. Ama sen onu tuttun, sıktın, bırakmadın.
Taşı avucunda na kadar uzun tutarsan o kadar yorulur ve ne kadar sıkı tutarsan da canın o derece çok acır. Ve sen acıdıkça “Bu taş beni neden incitiyor?” diye sorarsın.
-Peki ne yapmalıyım?
Bilge tek kelime söyledi;
-Bırak!
Kadın taşı avucundan bıraktı. Eli açıldı. Kanı dolaşmaya, elindeki uyuşukluk gitmeye başladı. Acı yavaşça dağıldı ve kayboldu.
Bilge gülümsedi.
-Işıkla dolmak için yeni bir şey almadın. Taş değişmedi. Sen değişmedin. Sadece o taşı ait olduğu yere bıraktın.
Avucunda tutmaktan yorulduğun ve sıktığında seni acıtan ne varsa bırak. Bu her şey olabilir. İşin, eşin, çocuğun, arkadaşın. Kaygıyla ve yahutta hırsla korkuyla elinde tutmaya çalıştığın ne varsa bırak.
Serbest bırak ellerini. Ellerini aç, avuçlarına bak bomboşlar. Bu bir kayıp değil bu bir hafiflik. Bu bir özgürlük. Üzerinde artık hiç bir şeyin yükü yok bu bir denge. Sana ait olan sadece sensin!