Çorum
Açık
5°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,4616 %0.27
51,4123 %0.2
Ara
yazar
İş Geliştirme Proje Yöneticisi
Tüm Yazıları

Vitrin Mi, Cevher Mi? Etiketlerin Gölgesinde İnsan Kalmak

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Kalabalık bir caddede yürürken etrafınıza hiç bu gözle baktınız mı? İnsanlar, birer bireyden ziyade üzerine devasa logolar iliştirilmiş hareketli reklam panolarına dönüşmüş durumda. Kolumuzdaki saatin markası, bindiğimiz aracın segmenti veya telefonun arkasındaki o malum logo; artık birer eşya değil, kim olduğumuza dair sunulan birer "kimlik kartı."

Peki, gerçekten öyle mi? Biz kimiz? Üzerimizdeki etiketlerin toplamı mı, yoksa o etiketleri söküp attığımızda geriye kalan o çıplak gerçeklik mi?

Görselliğin Diktatörlüğü ve "Üç Dakika" Kuralı

İş dünyasında eski bir jargon vardır: "İyi görünmek ilk üç dakikayı kurtarır, sonrası için bilgi şarttır." Ancak şimdilerde o ilk üç dakika, ömür boyu sürecek bir illüzyona dönüştü. Masalarda fikirler değil, markalar çarpışıyor. Çantalar selamlaşıyor, saatler tokalaşıyor, unvanlar masaya bizden önce oturuyor.

Sosyal medya ise bu vitrin telaşının dijital kırbacı oldu. Lüks restoranlarda tadına bakılmadan fotoğrafı çekilen o meşhur tabaklar aslında tek bir cümle haykırıyor: "Bakın, ben değerliyim!"

Oysa kaçırdığımız devasa bir gerçek var: Görsellik kitabın kapağıdır, işlevsellik ise hikayenin kendisi. Bir saatin milyon dolarlık olması, onun zamanı bir saniye bile daha doğru göstermesini sağlamaz. Bir insanın "üst düzey" bir çevrede olması, o insanın karakterinin de "üst düzey" olduğu anlamına gelmez. Kapağı altın varaklı olup içi boş çıkan çok kitap okumadık mı?

Statü: Özgüvenin Zırhı mı, Ruhun Prangası mı?

Geçtiğimiz gün bir toplantı çıkışı masadakilere o can alıcı soruyu sordum: "Sizce statü bir illüzyon mu?"

Önce derin bir sessizlik oldu. Ardından dökülen cümlelerden anladım ki; statü dediğimiz kavram, toplumun bize biçtiği ama çoğumuzun ruhuna dar gelen bir elbise. Markalar ve mevkiler, çoğu zaman içimizdeki özgüvensizliği örtmek için kuşandığımız pırıltılı zırhlar. Kendi iç değerini inşa edemeyen kişi, dışarıdan topladığı pırıltılı parçalarla bir imaj inşa etmeye çalışıyor.

Unutmayın; gerçek ağırlık, kartvizitte yazan unvanda değil, o unvanı kapıda bıraktığınızda odadan içeri giren "insanlığınızdadır."

Ambalajı Açtığınızda Ne Görüyorsunuz?

Sohbet derinleştikçe konu üç ana sütuna geldi: İşlevsellik, Karakter ve Derinlik.

* İşlevsellik: Bir insanın sadece "var olması" değil, çevresine ne kattığı, ne ürettiği ve kime el uzattığıdır.

* Karakter: Kimse izlemiyorken, kameralar kapalıyken sergilediğiniz duruştur.

* Derinlik: O pırıltılı marka ambalajını açtığımızda karşılaştığımız asıl içeriktir.

Şimdi samimiyetle etrafınıza, iş çevrenize, hatta dost bildiklerinize bakın. Kaçında ambalajın içi dolu? Cevabın biraz buruk olduğunu biliyorum.

Artık evin içini düzenleme vakti

Dünya bir "güzellik ve güç" yarışmasına dönmüş olabilir ama tarih, üzerinde ne taşıdığını değil, dünyada ne iz bıraktığını önemseyenleri hatırlar. En pahalı ayakkabı sizi bir yere götürür; bu doğrudur. Ancak oraya vardığınızda ne söyleyeceğiniz ayakkabının fiyatıyla değil, zihninizin derinliğiyle ilgilidir.

Vitrinimizi süslemekten, evimizin içini yani ruhumuzu düzenlemeye vakit bulamıyoruz. Belki de artık başkalarının gözündeki "pırıltılı imajımızı" değil, aynadaki o sade ve mağrur gerçeğimizi sevmenin vaktidir.

Çünkü vitrinler geçici, cevherler bakidir

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *