Çok Bilenli, Az Denkleşenli, Bol Kaydırmalı Bir Memleket Hâli
Bizim memlekette hem iş hayatında hem de günlük hayatımızda bilgi bol. Hatta o kadar bol ki bazen bilginin kendisi kıymetini yitiriyor. Herkes her şeyi biliyor; ekonomiden dış politikaya, sağlıktan eğitime, futboldan uzay bilimine, iş hayatına kadar. Ne gariptir ki bu “çok bilenli” hâl, meseleleri çözmeye yetmiyor; aksine daha da karmaşık hâle getiriyor. Hayatımızda çözüm değil; haklı, hızlı ve görünür olmak önemli oluyor. Çünkü bilmek başka, denkleştirmek başka.
Denkleşmek, yani farklı görüşleri, gerçekleri ve ihtiyaçları aynı terazide tartabilmek zor iştir. İlk başta kendini de kefelerden birine koyma cesareti ister; sabır ister, dinlemeyi ister, empati ister. Oysa bizde terazinin kefeleri genelde bozuk. Bir taraf hep ağır, diğer taraf hep havada. Sonuç: Az denkleşenli bir toplum.
Bu dengesizliğin doğal sonucu ise “kaydırma”dır. Soruyu başka yere kaydırmak, eleştiriyi niyete kaydırmak, hatayı başkasına kaydırmak… Bir sorunla karşılaştığımızda çözüm aramak yerine, konuyu ustaca başka bir başlığa kaydırmak neredeyse millî spor hâline geldi. Ekonomi konuşulurken ahlak, ahlak konuşulurken tarih, tarih konuşulurken komplo teorileri devreye giriyor. Böyle olunca meseleler çözülmüyor, sadece yer değiştiriyor.
En tehlikelisi de şu: Çok bilenli olmak, insanı öğrenmeye kapatıyor. “Ben zaten biliyorum” diyen biri yeni bir şey duyamaz; duysa da almaz. Az denkleşenli olmak toplumu ve insanları kutuplaştırıyor; herkes kendi doğrusunu mutlak ve tartışılamaz sanıyor. Bol kaydırmalı olmak ise sorumluluğu buharlaştırıyor; ortada hata var ama fail yok.
Galiba artık biraz az bilmeye ama daha çok düşünmeye ihtiyacımız var. Daha az konuşup daha çok dinlemeye… Her cümleyi kazanılacak bir tartışma değil, anlaşılacak bir mesele olarak görmeye. Arkamıza yaslanıp şimdi bir düşünelim: Kaç toplantı masasında, kaç aile sohbetinde, kaç arkadaş ortamında bunları yaşadık?
Çözüm bilmek değil. Teknoloji dünyasında bilgiye her alanda erişmek mümkün. Asıl mesele, o bilgiyle ne yapacağımızı düşünmek. Her masada haklı olmak değil; konuşulan konunun ve durumun çözüme yakın bir neticeye ulaşması ve varsa bir sorumluluğu eğmeden, bükmeden, kaydırmadan terazinin kefesine kendimizi koyabilmek.
Çünkü mesele çok bilmek değil. Mesele, bildiğini dengeleyebilmek. Kaydırmadan, kaçmadan, eğip bükmeden…
Ve belki o zaman gerçekten hayatımızın her alanında bir şeyleri çözmeye başlayabiliriz.