Başarısızlıklarımın Eseriyim: Kusursuzluk Oyununa Veda
Size bir itirafla başlayayım: Ben iş hayatındayım ve bugüne kadar çok kez başarısız oldum. Yanlış kararlar verdim, projemin battığını izledim, sunumlarda sesimin titrediği de oldu, masamın darmadağın kaldığı da... Ve işin ilginç yanı; artık bunlardan hiç utanmıyorum. Çünkü bugün karşınızda duran, fikir üreten, iş yapan "beni" inşa eden şey o parıltılı başarılarım değil, tam olarak o pürüzlü başarısızlıklarım.
Son zamanlarda iş dünyasında tuhaf, steril ve biraz da yorucu bir illüzyonun içinde yaşıyoruz. Ofis masalarımız birer müze sergisi kadar lekesiz, LinkedIn profillerimiz sanki hiçbir fırtınaya tutulmamış limanlar gibi sakin. Bize fısıldanan o büyük yalanı ezberledik: "Eğer kusursuz görünürsen, varsın."
Ambalaj mı, Yaşanmışlık mı?
Bugün iş hayatında itibar görmenin yolu, yaptığın işin derinliğinden çok o işi ne kadar "pürüzsüz" sunduğundan geçiyor gibi. Sanki bir yöneticinin hata yapma lüksü yokmuş, bir çalışanın o gün evi dağınık ya da ruhu yorgun olamazmış gibi bir oyun oynuyoruz. İçeriği boş olsa bile çok iyi paketlenmiş işlerin alkışlandığı bu düzende, asıl tecrübe dediğimiz o sancılı ve öğretici süreçleri birer "utanç" gibi saklıyoruz.
Oysa dönüp bakıyorum da; kusurlarımız bizi eksiltmiyor, aksine bizi tamamlamak için eğitiyor. Karakterimize o kendine has dokusunu veren şey, düştüğümüz o çukurlar. Hikayesi olmayan, sadece "kusursuz ambalajı" olan işler rüzgar çıktığında ilk dağılanlar oluyor. Çünkü ambalaj sadece göz boyar, ruhu ancak bir yaşanmışlık hikayesi doyurur.
"Yaşayan" Her Şey Dağılır
Hani "yaşayan ev dağılır" deriz ya; aslında yaşayan kariyer de, yaşayan fikir de zaman zaman dağılır, kirlenir ve sarsılır. Bir kaşının diğerinden farklı olması ya da bir toplantıda anlık bir hata yapman seni yetersiz yapmaz, sadece "insan" yapar. Bizler normallerimizi o kadar derin bir uykuya daldırdık ki, insani olan her şeyi "anormal" etiketleyip dışlamaya başladık.
Mükemmellik peşinde koşmak, aslında kendi özümüzden kaçtığımız çok yorucu bir maraton. Sürekli başkalarına benzemek, o genelgeçer "ideal profesyonel" kalıbına girmek için kendimizi törpülediğimiz her yanımız, aslında bizim gerçek rekabet gücümüzdür.
Yaralarımızdan Sızan Işık
İş hayatında gerçek değer; hatasız bir makineye dönüşmekte değil, hataların sorumluluğunu alacak cesareti göstermekte gizli. Hikayesi olmayan her insan ve her iş, günün sonunda o sahte mükemmelliğin içinde boğularak yok oluyor.
Kusurlarımızı saklamayı bırakıp, onları birer tecrübe madalyası gibi kabul ettiğimizde sadece daha iyi profesyoneller değil, daha özgür insanlar olacağız. Unutmayın; sadece yapay çiçekler asla solmaz, ama onlar da asla büyümez ve kokmazlar. Artık o ağır "mükemmel" maskelerini bir kenara bırakıp, başarısızlıklarımıza sahip çıkmanın ve en önemlisi "insan" olmanın tadını çıkarmanın vakti gelmedi mi?