Meşguliyet İllüzyonu: Her Şeye Yetişirken Kendini Kaybetmek
"Çok istiyorum ama inan hiç vaktim yok."
Bu cümle, modern çağın en konforlu günah çıkarma yöntemi haline geldi. Hepimiz bir "meşguliyet maskesi" takmış, bir yerlere, birilerine, bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz. Ajandalar dolup taşıyor, bildirimler susmuyor, sosyallik bile bir "iş kalemine" dönüşüp protokol masalarına hapsoluyor. Peki, gerçekten iddia ettiğimiz kadar yoğun muyuz; yoksa "vaktim yok" derken aslında "önceliğim değilsin" mi diyoruz?
Zaman Yönetimi mi, Değer Yönetimi mi?
Aslında hiçbirimiz 24 saatin kurbanı değiliz; biz o saatin içini nasıl dolduracağına karar veren iradeleriz. Eğer bir dostun sesini duymaya, bir sevdiğimizin derdini dinlemeye beş dakika bulamazken; sosyal medyanın dipsiz kuyusunda veya statü kaygısıyla katıldığımız zoraki davetlerde saatlerimizi harcıyorsak, burada sorun zamanla ilgili değildir. Sorun, pusulamızın şaşması, önceliklerimizi kalbimize göre değil, vitrinimize göre dizmemizdir.
Dürüst bir özeleştiri yapmaya cesaretimiz varsa şunu kabul edelim: İsteyen yolunu bulur, istemeyen bahanesini. Zaman, doğru yere yatırıldığında anlam kazanan bir mirastır; ancak biz onu çoğu zaman kendimizi kandırmak için harcıyoruz.
Asıl Olanı, Acil Olanın Gürültüsünde Kaybetmek
Zamanın asıl acımasızlığı, geçip gitmesi değil; geçerken yanına bizim en saf, en gerçek yanlarımızı da alıp götürmesidir. Biz dış dünyadaki o sahte hıza ayak uydurmaya çalıştıkça, kendi içimizdeki o derin sessizlikten korkar hale geldik. Meşguliyet, bazen kendimizle yüzleşmemek için kullandığımız bir kalkan.
Asıl meşgul olmamız gereken şey; bir insanın gözünün içine hakkıyla bakmak, ruhumuzu dinlendirmek ve değer verdiklerimizle "gerçek" bağlar kurmakken; biz bu "asıl" olanı, dünyanın o bitmek bilmeyen "acil" gürültüsünde kurban ediyoruz. Eve döndüğümüzde hissettiğimiz o ağır yorgunluk, bedensel bir çalışma sonucu değil, kendi özümüzden uzaklaşmanın yarattığı ruhsal bir tükenmişliktir.
Geriye Ne Kalacak?
Günün sonunda, o çok önemli sandığımız KPI’lar, statü yarışları ve "orada olmalıyım" dediğimiz mecburi sosyallikler sustuğunda elimizde ne kalacak? Zaman, biz ona değer vermediğimizde sessizce intikamını alır: Sevdiklerimizin hayatındaki yerimizi silikleştirir, anılarımızı sığlaştırır ve en nihayetinde bizi kendimize yabancılaştırır. Her şeye yetişen ama kendi kalbine uğramayı unutmuş birer figürana dönüşürüz.
Belki de artık bir anlığına geri çekilip sormalıyız: "Gerçekten yetişemiyor muyum, yoksa hayatımı başkalarının beklentilerine göre mi kurguluyorum?"
Unutmayalım; hayat, biz başka planlar yaparken başımızdan geçenler değil; kimler için ve ne için "durduğumuzdur". Önceliklerimizi kağıda değil, kalbimize göre yeniden dizmenin, kendimizi bu meşguliyet illüzyonundan kurtarmanın vakti gelmedi mi?