Ekranın Diğer Ucu: Kendimizle Aramıza Koyduğumuz Mesafe
Son dönemde sosyal medya akışlarında yeni ve oldukça çarpıcı bir video içerik formatı dikkatinizi çekti mi? Tarihteki kırılma noktalarını, asırlık kurumların köklü geçmişini veya devasa yapıların hikayelerini birkaç saniyelik estetik görsellere sığdıran; bize "Olaylara ve tarihe aslında ne kadar uzaktık?" sorusunu sorduran paylaşımlardan bahsediyorum. Zamanı ve mekânı avcumuzun içine sığdıran bu videoları izlerken garip bir farkındalık hissi kaplıyor içimizi. Büyük resme uzaktan bakmanın verdiği o zihinsel berraklık, insana bir anlığına üst bir perspektif kazandırıyor gibi geliyor.
Fakat o içeriklerden birini bitirip başımızı ekrandan kaldırdığımızda, asıl çarpıcı ve sarsıcı soruyla yüzleşiyoruz: Tarihe, kurumlara ve dünyadaki devasa yapılara bu kadar dışarıdan ve "uzaktan" bakabiliyorken; elinizde tuttuğumuz o telefona ne kadar yakınsınız?
Cebimizdeki o küçük cam parçasıyla aramızdaki fiziksel mesafe, bugün hayatla, sevdiklerimizle ve en çok da kendimizle kurduğumuz bağın derinliğini tayin eder hale geldi. İşin en ürkütücü yanı ise bu durumun sert bir bağımlılık gibi değil, hayatın doğal bir akışıymış gibi sessizce ve fark ettirmeden bünyemize sızması. Telefonu masanın diğer ucuna bırakmak, bir sohbet esnasında cebimizden çıkarmamak ya da masada ekranı aşağı bakacak şekilde tutabilmek artık basit bir alışkanlık değil; ciddi bir zihinsel irade mücadelesine dönüştü.
Ekranla aramızdaki mesafeyi sıfırladıkça, yaşamın özüyle aramıza devasa kanyonlar örüyoruz.
O videoları izlerken hissettiğimiz anlık aydınlanma tam da bu yüzden çok kıymetli bir ayna tutuyor bize. Ekranı kaydırırken kendimizi dünyayı anlamlandıran birer "gözlemci" sanıyoruz. Oysa o an sadece dijital bir hipnozun edilgen birer izleyicisiyiz. İnsanlık tarihinin heybetli zaman dilimlerini ekran arkasından hayranlıkla izlerken, avuçlarımızın arasından sessizce kayıp giden kendi zamanımızı kaçırıyoruz. Kendimize ait o biricik şimdiki zamanı, başkalarının ürettiği ve algoritmaların önümüze sunduğu mikro anlara feda ediyoruz.
Telefonu sadece yarım metre uzağımıza koyabilmek, günümüz insanının kendi zihinsel özgürlüğü için verebileceği en sessiz ama en radikal mücadeledir belki de. Çevrimdışı kalabilmek, bildirimsiz bir saat geçirebilmek; bizi dijital akışın tüketim nesnesi olmaktan çıkarıp kendi hayatımızın yeniden öznesi yapar.
Ne zaman ki o videoyu izlemeyi bitirip telefonu ekranı kapatarak masanın en uzak köşesine iteriz; işte o zaman tarihin, kurumların ya da kendi hayatımızın ne kadar içinde veya uzağında olduğumuzu gerçekten anlamaya başlarız. Gerçek mesafe ekranın ucu ile gözlerimiz arasında değil; zihnimiz ile kendi varlığımız arasındadır.