Herkes İçin Hürriyet!
Bir insanın nasıl giyineceğine, neye inanacağına, hangi yaşam biçimini benimseyeceğine kim karar vermeli? Devlet mi, toplum mu, yoksa insanın kendisi mi?
Bu sorunun cevabı, bir toplumun hürriyete ne kadar değer verdiğini gösterir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 2. ve 18. maddelerine baktığımızda, herkesin hiçbir ayrım gözetilmeksizin temel hak ve hürriyetlerden eşit şekilde yararlanması gerektiğinin yanı sıra düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün de güvence altına alındığını görürüz. Aslına bakarsanız bu ilkeler, hürriyeti tanımlamanın ötesinde, insanın köle olmama hakkını da ortaya koymaktadır. Modern dünyada kölelik sistemi hukuken ortadan kalkmış gibi görünse de Orta Çağ'ın kast sistemi, farklı ve çoğu zaman görünmez yöntemlerle varlığını sürdürmekte; insanlara toplumdaki yerlerini ve sınırlarını hatırlatmaktadır. Herkesin eşit haklardan yararlanmasını beklediğimiz dünyamızda, Doğu Türkistan'da insanlar etnik kökenleri, Filistin'de ise insanlar dini kimlikleri nedeniyle ağır mağduriyetler yaşamaktadır. Dünyanın hemen her bölgesinde ekonomik eşitsizlikler ve kapitalist düzenin sömürü mekanizmaları, insanları farklı biçimlerde esaret altında tutmaktadır. Bir tarafta temiz suya ulaşmakta zorlanan Afrika halkları, diğer tarafta Epstein dosyalarıyla gün yüzüne çıkan istismar ve sömürü ağlarının karanlık aktörleri... İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin yalnızca hakları açıklamakla kalmayıp, ihlalleri önleyecek daha güçlü ve bağlayıcı mekanizmalarla desteklenmesini isterdim. Nitekim Bildirge'nin kendisi bir antlaşma niteliğinde değildir; ancak sonrasında kabul edilen uluslararası sözleşmelere ve insan hakları hukukunun gelişimine temel oluşturmuştur. Ne var ki insanlık, en temel hakları dahi korumakta hâlâ yetersiz kalmaktadır. İnsanı ıslaha ve adalete çağıran evrensel ilkelerin bile karşılık bulmadığı bir dünyada, kâğıt üzerindeki güvencelerin tek başına yeterli olmayacağı açıktır.
İnsanların giyim tercihleri; inançlarına, kültürlerine, geleneklerine, yaşadıkları coğrafyaya ve bireysel tercihlerine göre değişebilir. İslam'ın, Hristiyanlığın veya Hinduizmin geleneklerinin aynı olmasını bekleyemeyeceğimiz gibi Türk toplumunun yaşam alışkanlıklarıyla Fransızın, Amerikalının ya da Hintlinin birbirine benzemesini de bekleyemeyiz.
Tam da bu noktada son dönemde Azerbaycan'da yaşanan gelişmelere değinmek gerekiyor. Türkiye'nin yakın geçmişinde başörtülü öğrencilerin üniversite kapılarından çevrildiği, insanların inanç yapıları ve kıyafetleri nedeniyle hürriyetlerinin elinden alınmaya çalışıldığı bir dönem yaşandı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu uygulamaların ne büyük bir toplumsal yanılgı olduğunu daha iyi görebiliyoruz. Bir insanın başörtüsü takması da takmaması da kendi tercihidir. Asıl sorun, bir yaşam biçiminin diğerine üstün tutulması ve kişisel tercihlerin başkalarına dayatılmasıdır. Kimseye başını örtmesi için baskı yapılamayacağı gibi, başını açması için de baskı yapılamaz. Özgürlüğün gerçek sınavı budur. Dünyanın yapay zekâ, biyoteknoloji, bilim ve inovasyonla geleceği tartıştığı bir çağda, insanların kıyafetleri üzerinden siyasi veya ideolojik hesaplar yapılması kabul edilemez. Toplumların enerjisini insanların ne giydiğini denetlemeye değil, nasıl üreteceklerine ve nasıl gelişeceklerine harcaması gerekir. Kardeşlik, dostluk veya diplomatik ilişkiler adına yanlışlara sessiz kalmak zorunda değiliz. İnsan hakları söz konusu olduğunda hiçbir yönetim eleştiriden muaf değildir. Yanlışa yanlış diyebilmek, bir ülkeye düşmanlık değil, evrensel değerlere bağlılıktır.
Sonuçta mesele ne yalnızca başörtüsüdür ne de yalnızca Azerbaycan'dır. Mesele, insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmesidir.
ÖZGÜRLÜK • FREEDOM • LIBERTÉ • FREIHEIT • حُرِّيَّة • AZADLIQ