DİLDE BİRLİK, MİLLETTE GELECEK!
Bir milletin hafızası dilinde, istikameti ortak değerlerinde saklıdır.
Bir milleti millet yapan; aynı topraklarda yaşamanın, aynı bayrağın altında buluşmanın ve ortak bir geçmişi paylaşmanın ötesinde, bütün bu değerleri birbirine bağlayan ortak bir hafızaya sahip olmasıdır. Bu hafızanın en güçlü taşıyıcılarından biri ise dildir. Dilini, kelimelerini ve kültürel birikimini yaşatan milletler, geçmişleriyle bağlarını koruyarak geleceklerini inşa ederler.
Bugün memleketimiz, çok katmanlı toplumsal gerçeklikler ve farklı yönlerden gelen çalkantılar arasında kendisine bir istikamet tayin etmeye çalışmaktadır. Böylesi dönemlerde bir milleti ayakta tutan ortak değerleri yeniden düşünmek kaçınılmazdır. Şüphesiz bu değerlerin en önemlilerinden biri dildir. Çünkü dil, yalnızca anlaşmanın aracı değil; bir milletin hafızası, kimliği ve var olma iradesidir. Tarih, kültür ve medeniyet tasavvuru dilde hayat bulur.
Bugün Türkiye'de, farklı etnik kökenlerden, kültürlerden ve geleneklerden insanların bir arada yaşadığı köklü bir toplumsal yapı vardır. Türkçenin yanı sıra Kürtçe, Arapça, Zazaca ve Balkan coğrafyasından taşınan pek çok dil gündelik hayatta kullanılmaktadır. Her biri kendine özgü bir hafızayı, kültürü ve tarihsel birikimi temsil etmektedir. Bunun yanında İngilizce, Fransızca, Almanca ve Arapça gibi diller de eğitim yoluyla çocuk yaşlardan itibaren öğrenilmektedir. Hiç şüphesiz bu çeşitlilik; bilim, sağlık, ticaret ve uluslararası iletişim bakımından büyük bir zenginliktir. Ancak birden fazla dil öğrenmek başka, kendi dilini ikinci plana itmek başkadır. Kıyafetlerden restoran menülerine, iş yeri tabelalarından ürün isimlerine kadar yabancı kelimelerin kimi zaman yalnızca gösterişli bulunduğu için tercih edilmesi, Türkçenin kamusal alandaki görünürlüğünü zayıflatmaktadır. Modernleşmeyi yabancı kelimeler kullanmakla eş tutan bu anlayış, dil bilincinin aşınmasına ve dil kirliliğine neden olmaktadır. Oysa bir dilin itibarı, başka dillerin gölgesinde değil, kendi imkânlarıyla üretebildiği değerlerde saklıdır. Bu itibarın korunması kadar, değişen dünyanın şartları karşısında nasıl bir konumda olacağı da önemlidir. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, dil meselesine yeni bir boyut kazandırmaktadır. Yapay zekâ destekli anlık çeviri sistemleri ve konuşulan dilleri eş zamanlı tercüme edebilen cihazlar, toplumlar arasındaki iletişim engellerini giderek azaltmaktadır. Belki gelecekte yabancı dil bilme zorunluluğu bugünkü anlamını önemli ölçüde yitirecektir. Ancak teknoloji bir dili tercüme edebilir mi? O dilin taşıdığı tarihî hatıraları, kültürel kodları ve toplumsal aidiyeti de yaşatabilir mi? Asıl mesele burada başlamaktadır.
Anadilin korunması yalnızca bireysel bir tercih değil, kamusal sorumluluğun da bir gereğidir.
Türkiye'nin dil politikası; ana dilin korunmasını, Türkçenin ortak iletişim dili olarak güçlendirilmesini ve kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılmasını esas almalıdır. Ana dilde eğitim imkânlarının değerlendirilmesi, kamusal alanda Türkçenin görünürlüğünün korunması, tabelalarda ve ticari faaliyetlerde Türkçenin öncelenmesi bu yaklaşımın önemli unsurları olmalıdır. Farklı diller yaşatılmalı, anadil ise toplumsal bütünlüğün zemini olarak güçlendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki dil, yalnızca konuştuğumuz kelimelerden ibaret değildir; nasıl düşündüğümüzü, nasıl hatırladığımızı ve geleceğimizi nasıl tasarladığımızı da etkiler. Dilde birlik, tek tipleşmek değil; farklılıkları inkâr etmeden aynı geleceğe yürüyebilme iradesidir. Çünkü dilin korunması yalnızca bireysel bir tercih değil, kamusal sorumluluğun da bir gereğidir. Cemil Meriç’in ifadesiyle: “Kamus namustur.” Çünkü dilini yaşatan millet, hafızasını korur; hafızasını koruyan millet ise geleceğini inşa eder.