HEDİYE

Yayınlama: 13.02.2024
Düzenleme: 12.02.2024 17:43

HEDİYE

Hiç vazgeçtiniz anda bir hayaliniz gerçekleşti mi?

Yada sizin için değerli bir şeyi tereddütsüz ihtiyacı olan birine verdiğinizde size misliyle döndüğü oldu mu?

İhtiyacınız dahi varken elinizdekini başkasına uzatabildiğinizde, sizin ihtiyacınızın da görünmeyen bir güç tarafından karşılanmasının şaşkınlığı yaşadınız mı?

Ve ya istediğiniz fakat sizin olmadığı için elinizi değmediğiniz, herhangi bir arzunun bu net duruştan sonra tatmin olduğunu farkettiniz mi?

Küçük yaşlarımda bana okunan bir yazıdan sonra ben bu durumları ve benzerlerini çokça yaşadım. Başkalarının yaşamasına da şahitlik ettim. Bu tarz durumlarda ki ortak nokta, yaparken sonucunda mükafat beklentim olmamasıydı. Ve tek yaptığım bu oluyordu sanırım. Sonrasında içimde bir güç beni ele geçiriyor ve zihnimin sürekli onu kararından vazgeçirmeye çalışan sesini dahi dinlemiyordu. İrade zihnin fısıltısını takmıyordu. Bundan sonrası onun kontrolü altına giriyordu ve hiç bir şey yapmıyordum, sadece izliyordum olanları. Sonuç hiç bir yapmayan o Ben’in kazancına varıyordu.İhtiyacın olan veriliyordu, istediğinden fazlası, hayal ettiğinden daha güzeli….

Üstelik vazgeçebildiğin verildiğinde, hevesi kaçmış hissetmiyor aksine o şeyin tadını tam olarak o zaman çıkarabiliyordun. Çünkü o sana sahip olmuyordu artık, sen ona oluyordun. Muthaçlığından, ihtiyacın olduğundan değildi artık ona sahip olma nedenin. Özgürce oluyordun, bağın bağlılığın olmadan.

Sanırım bu durumu çözmemi sağlayan küçük yaşlarımda bana Anaman adlı kitaptan okunan, kitabın yazarı Abdülkadir Duru’nun bir anısıydı.

1920 doğumlu olan Abdülkadir Duru, Kemaliye’nin Apçağa köyünde doğmuş. Köyde o yıllarda tahmin edersiniz ki canının istediği şeyleri gidip alabileceğiniz market, manav yokmuş. Kim bahçesinde ne eker ne biçerse onu yermiş.

Birgün Abdülkadir’i annesi bir iş için komşuya göndermiş. Komşuya giderken şeftali bahçelerinden geçmiş. Henüz dört beş yaşlarında olan Abdülkadir şeftalileri dalda görünce, canı çok çekmiş. Yalnız Allah görür diye koparıp yiyememiş. En son dayanamamış yere düşmüş bir taneyi üstüne kapanıp saklı şekilde almış fakat onu da yemeyi başaramamış. Allah’ın görmediği bir yer aramış bulamayınca aldığı yere geri bırakmış.

Evine dönünce küçük Abdülkadir annesine olanı anlatmış. Ve şeftali istediğini de söylemiş. Annesi hediye getirilirse yersin, ama ayıptır gidip isteyemeyiz demiş. Bu cevap karşısında gözlerinin dolduğunu ve canının o denli şeftali çektiğini gören annesi Abdülkadir’e;

“Tükrüğünü yut” demiş.

Ve o yutkunduktan hemen sonra bir komşu elinde bir sepet şeftaliyle kapılarını çalmış.

Vazgeçebilmek, hiç bir şeye hiç kimseye bağımlı ya da muhtaç olmadığının farkındalığı için de yaşamak.

Dışarıda olan hiç bir şeyin muhtaçlığına zihnini inandırmamak.

Sadece kendine, öz varlığına ve sınırları ve ihtiyaçları olmayan bir varlık olduğuna iman etmek.

İşte o zaman dünya önüne serilir.

Vazgeçebildiklerin verilir.

Korkmadığınla sınanmaz, bağımlı olmadığına muhtaç bırakılmazsın.

Amacı acı çekmen değil acı çekmeyecek olmanı bilmeni sağlamaktır. Her şeyden bağımsız, özgürlüğündür amacı…

Özgürlük her arzuya el uzatmak değil arzularına diz çöktürtebilmektir.

Ancak bir iradesi olan kişinin varlığından söz edilebilir. İrade dışında herşey birgün yok olup gidecektir. O beşerdir ölmeye mahkum olandır o. İçinde o beşer ne kadar ölürse gerçek olan o kadar seni kaplar. Sonsuz, sınırsız ve ölümsüz olan…

Şimdilik bir Ben’den bahsetmeyelim. Ara sıra O’ndan bahsederiz.

Tıpkı Stefano D Anna ‘nın yazdığı gibi

“Ben bir küfürdür. Ben içinde taşıdığın ayrılıktır. Ben senin yalanlar ordundur. Kendi küçük benlerinden birini her söylediğinde yalan söylüyorsun. Ancak kim olduğunu biliyorsan ben diyebilirsin.

Yaşamının efendisiysen ve bir iraden varsa.”

İraden…